UA-15301091-4

Sultanahmet Camii

Sultanahmet Camii

 14. Osmanlı Sultanı, 14 yaşında tahta geçip 14 yıl saltanatın başında durduktan sonra hastalandı ve 14 günlük hastalık sürecinin ardından 28 yaşında sıtma ya da mide kanaması yüzünden öldü. Camii tamamlanalı 5- 6 ay anca olmuştu ama külliyenin tamamen bitmesi 2 yıl sonrayı buldu.

Bu gün yanından, çoğu zaman umarsızca geçtiğimiz bu meydana, bu meydandaki anıtlara sadece bir dinsel mekan, yada sanat eseri olarak bakmanın ötesinde şahit oldukları tarihe bir kulak vermek gerekiyor. Sultanahmet Camii ve Sultanahmet Meydanı tarih boyunca pek çok olaya sahne oldu. Bu meydanda gerçekleşen Bizans dönemi’nin en kanlı ayaklanmaları Fetih sonrası yerini yeniçeri ayaklamalarına bıraktı. Kandillerde ve ramazanda 12000 kandille aydınlatılıp, Çelebi’nin tabiriyle “tutuşmuş yanan selvi ağaçlan benzeyen” o nurdan, ince minarelerin gölgesinde 1826 da Son yeniçeri isyanı baş göstermiş, yine burada bu isyan bastırılmıştı. İşgal altındaki İstanbul’un kurtuluşu için yapılan mitingde Halide Edip bu meydan’da kalabalıklara konuştu.

Her dönem için bambaşka anlamlar taşıyan bu meydanın ve buradaki yapıların aklımızda birer turistik mekan olarak kalması gerçekten üzücü. Her İstanbullunun ayrı ayrı İstanbulu var ama her İstanbullunun ortak bir İstanbul silueti var…

İstanbul siluetinin ayrılmaz iki ünlü mabedi karşılıklı duruyor yedi tepeli kentin en gösterişli noktasında. Birisi deryaya bakıyor, Marmara’dan gelenleri selamlıyor; diğeri Haliç’e dönmüş yüzünü, bin yıllara meydan okuyor,Ortalarında koca bir meydan,meydanda binlerin oluşturduğu bir kalabalık. Turistler koşturuyor oradan oraya, karşılaştıkları ihtişam şaşırtıyor onları; bir taraflarında Bizans’tan günümüze gelmiş 1500 yıllık Ayasofya, hemen karşısında tüm zarafetiyle 400 yıllık Sultanahmet Camii.

1603 yılında I. Ahmet, tahta geçtiğinde henüz 14 yaşındaydı ve daha sünnet bile olmamıştı. Tahta geçmesinin ertesinde, Fatih Sultan Mehmet döneminden beri uygulanan gelen Kardeş Katli Kanunu gereği kardeşini öldürtmesi beklenirken bu geleneği değiştirip kardeş katlini yerine “saltanata, yaşı en büyük erkeğin geçmesi geleneğini başlattı (Osmanlı’da kardeş katlinin dönemi için siyasi bir gereklilik olup olmaması bir yana, bütün halk tarafından da pek sevimli bulunan bir kanun değildi bu, özellikle de I. Ahmet’in babası IV. Mehmet’in çoğu henüz bebek yaştaki 19 kardeşini boğdurtması halk tarafından tepkiyle karşılanmıştı).  Bu yeni uygulamayla birlikte şehzadeler için yeni bir dönem başlamış oldu:  “kafes” diye adlandırılan, bir nevi hapis hayatı, Osmanlı’nın sonuna kadar pek çok şehzade için ayrı bir trajediyle sonuçlandı. Sultan Ahmet, tahta geçmesinin sonrasında ilk Cuma selamlığını  Süleymani’de kıldıktan sonra sadrazamının sarayına gidip sünnet oldu.

Rum bir devşirme olan Sedefkâr Mehmet Ağa, Sinan okulundan yetişmiş, geometri konusunda oldukça becerikli mimarlardandı.

Mimarbaşı olmadan önce acemi oğlanlık, türbedarlık, Su Nazırlığı görevlerde bulunmuştu. Gençliğinde müzikle ilgilenmiş, sonrasında bir rüya görmüş bu rüyanın ardından müzik aletini kırmış, daha da müziğe tövbe etmiş. Ahşap ve sedef işlemedeki ustalığından dolayı Sedefkâr diye anılmaya başlamıştır. Geometri konusunda geniş bilgisi ve tecrübesi ile Mimarbaşılığa kadar yükselmiş, Mekke ve Kabe’nin tamiri işlerini de üstlenmiştir. Camiinin planının tamamlanmasının ardından temeli kazılmaya başlandı. Sultanla birlikte Osmanlı’nın bütün ileri gelenlerinin hazır bulunduğu temel kazma töreninde, Sultan Ahmet işçilerle birlikte, eline kazma alıp yorulup terleyinceye kadar çalışır. Evliya Çelebi ise padişahın temel atma başlamadan önce “Ya Rabbi, Ahmed kulunun hizmetidir, dergâhına kabul eyle” diyerek eteğine doldurduğu toprağı işçilerle birlikte taşıdığını ifade eder. Ocak 1609 da başlayan temel kazma işi 36 gün sürer. Temeli sağlam tutacak kazıkların çakılmasının ardından şubat ayı içinde sultan ve diğer devlet büyükleri, ellerine birer taş alıp camiinin temel yerine indirirler. Böylece caminin inşaat süreci de tam olarak başlamış olur, 3. yılın sonunda kubbenin yapım aşamasına gelinir, 1617 yılının haziranında ise kubbenin “kilit taşı” konulması münasebetiyle büyük bir şölen verilir (Kaynaklarda; Sultan Ahmet caminin açılışına gelenlerin sayısını öğrenebilmek için İstanbul’daki bütün tespihçilere tespih sipariş etmiş, ve camide namaz kılan herkese dağıtılmasını emrettiği belirtilmekte)

Dönemi anlatanlar; Sultan Ahmet Camii’nin açılmasından sonra uzun sayılacak bir süre ne ulemanın, ne de halkın camiye çok fazla ilgi gösterdiğini belirtir. Osmanlı geleneğinde (en azından o güne kadar) bir sultan cami yaptıracağı zaman bunu sarayın hazinesinden karşılamaz, kendi çıktığı bir seferin sonrasında kazanmış olduğu ganimetle yaptırırdı, fakat Sultan Ahmet 14 yıl süren saltanatı boyunca hiç sefere çıkmamış, dolayısıyla da cami yaptıracak bir ganimete hiç sahip olmamıştı. Devletin parasıyla yaptırılan bu camiye halkın ve ulemanın tepkisi yıllarca sürmüş ama sonrasında Topkapı Sarayına yakınlığından dolayı olsa gerek, tahta çıkan yeni padişah ilk Cuma namazı için ya Ayasofya’ya yada Sultanahmet Camii’ne gider, vefat eden sultanlar yine bu iki camiin minarelerinden birisinde duyurulurdu halka.

Sultan Ahmet Camii’ni yapan Sedefkar Mehmet Ağa, plan olarak Sinan’ın Şehzade Camii’nden etkilenmiştir. 72 ‘ye 64 metre genişliğindeki ana mekanın üstündeki ana kubbe zeminden 43 metre yüksekliğinde olup 5 metre çağındaki 4 filpaye tarafından taşınır. 4 yarım kubbe, çapı 23.5 metre olan ana kubbeyi destekler. Ana kubbenin çapları karşılaştırıldığında   Ayasofya’nın (32 metre) ve Süleymaniye’nin (26 metre), gerisinde kalmış olmasına rağmen bütünselliği ve görselliği ile onlardan geri kalmayan Sultanahmet Camii’ni pek çok sanat tarihçiye göre ayrıcalıklı kılan içindeki 21.000 civarındaki çini levhalarıdır. Caminin içine girdiğinizde 260 pencerenin sağladığı aydınlık mekânı ferahlatmış, kubbeyi taşıyan filpayelerin* hantal görüntüsü çinilerle ve hat sanatıyla azaltılmaya çalışılmıştır, İznik çinilerinin parlak döneminin belki de son örnekleri olan bu panolarda ağaç ve çiçek motiflerinin kullanıldığı 50 ye yakın farklı motifin, ağırlıklı olarak da mavi, turkuaz renkleri ile kullanıldığını görüyoruz. İznik çini atölyeleri  camii yapımı süresince  bir tek Sultanahmet Cami için çalışmış, başka bir yere üretim yapmaları yasaklanmış. Işığın içerde çinilerle birlikte bıraktığı genel atmosfer mavi ağırlıklı olduğundan dolayı Sultanahmet Camii yabancılar tarafından “Blue Mosque” olarak adlandırılmakta. Kaynaklarda oldukça methedilen pencere vitrayları zamanla yok olmuş, yerini günüz modern örneklerine bırakmıştır. Mihrap ve minber Marmara Adası’nın beyaz mermerinden yapılmış hoş ve ince işçiliğiyle dikkat çekmektedir. Caminin bir diğer farklı noktası ise minareleridir. 6 minaresiyle Türkiye’nin tek örneği olan camii toplamda 16 şerefeye sahiptir. Minare sayısına ilişkin olarak anlatılan ve gerçekle ilgisi olmayan bir hikayede; Sultan Ahmet’in Sedefkar Mehmet Ağa’yı huzuruna çağırıp “bana ALTIN minareli bir cami yap” demesinin ardından bunu Sedefkar’ın altı minareli anladığı ve bundan dolayı camiye altı minare yaptığıdır. Yapıldığı dönemde İslam dünyasında bir tek Mekke’de altı minareli cami olduğundan dolayı Sultan’ın kendi camisine de altı minare yaptırması tepki toplamış, sultan bunun ardından Mekke’deki camiye bir minare daha yaptırıp din adamlarının huzursuzluğunu ortadan kaldırmıştır.   26 sütunun taşıdığı, 30 kubbeden oluşan avlunun 3 anıtsal kapısı vardır. Bu kapılardan “zincirli kapı” ya ilişkin olarak düşülen not ilginçtir: Sultanın Cami’ye at sırtında girerken eğilmesi amacıyla yapıldığı belirtilmektedir. Külliye’ye ait binaların bir kısmı 19.yy da yıkılmıştır. Günümüze kalanlar arasında türünün tek örneği olan Hünkar Kasrı, Medrese ve Sultan Ahmeti’in, eşi Kösem Sultan’ın, II. Osman, IV Murat ve Beyazıt’ın türbeleri vardır.

Yazı: Ali Çelik

Fotoğrafların bir kısmı Büyük Şehir Belediyesi internet sitesinden alınmıştır.

 

Etiketler: